29 Eylül 2020 Salı

Kaç Kere Denedin?

    "Uğruna nice savaşlar verilmiş gibisin. Çok yorulmuşsun. Çok ağlamışsın. Gözlerinde görüyorum çektiğin acıları."
    "Kötü şeyler yaşandı." dedim. "Hep kötü şeyler yaşanır zaten. Kötü insanlar hep kötü şeylerle uğraşır. Ben de kötü şeylerle uğraşmış kötü bir insanım."
    Gözümde tek bir damla yaş, bütün kararsızlığıyla bekliyordu. Bazen olur öyle. 
    "Kaç kere denedin?"
    "Bunu söylemek uygun olmaz. Ama hayatım boyunca ölmeyi istedim. Belli ki yeterince denemedim."
    "Çaresizce bir şeylere tutunmaya çalışıyorsun. Birilerinin gelip seni kurtarmasını bekliyorsun. Geceleri yalnız, yatağında, sızana kadar ağlamamak için buradasın. Ama yine de gözündeki yaşları durduramıyorsun. Birisinden ne kadar iyi biri olduğunu duymak istiyorsun. Ama bu yetmiyor. Bunu duymak seni iyi biri yapmıyor. Yaptığın şeyleri unutamıyorsun. Beyninde her gece tekrar tekrar oynatıp, hafızana kazıyorsun. Aslında kötü biri değilsin. Ama baya güzel aptalsın. Yaşadığın şeyleri sadece kendinin yaşadığını düşünüyorsun. Kimse senin gibi acı çekmiyor sanıyorsun."
    "Kimse benim gibi acı çekmiyor zaten. Herkesin acısı eşsiz. Zaten tüm sorun da bu. Empati dediğimiz şey sadece bir ilüzyon. Kimse başkasının çektiği acıyı çekmiyor. Kimse başkasının çektiği acıyı anlayamıyor da. Sadece başka birinin acı çektiğini görmek rahatlatıyor insanı. Dünyada, acı çeken tek kişinin sen olmadığını bilmek rahatlatıyor aslında."

20 Mart 2020 Cuma

'Muhtemelen' Fazla Oldu

"Bir küçük yalnızlığım var, elimde. Ve o küçücük yalnızlığıma sığmayan bir acı... Paylaşmak ister misin? Çünkü bu kadarı çok fazla bana.
Bir küçük kalbim var, elimde. Ve kalbime sığmayacak kadar çok umudum... Al umudumu. Ama kırma olur mu? Çok değerli benim için."
Her zamanki gibi sigaram ağzımdaydı. Kül tablasına bıraktım.
"Çocuk gibi konuşmak yakışmıyor sana. Hayatında bir kere olsun gerçek bir şey söyle. Hayatın söylemek istediklerinin etrafında dolanarak geçti."
Sigaramı aldım. Bir nefes çektim. Kalktım yerimden. Böyle konuşmalarda zamanlama önemlidir. Doğru zamanda doğru hareketi yapmak, konuşmanın etkisini katlayabilir. Ve doğru hareket kalkmaktı.
"Kendine bile dürüst olamıyorsun. İki tane afili cümle kurmak seni yazar yapmaz. Ya hayatında bir kere olsun gerçek bir şeyler söyle ya da siktir olup gidelim."
Kafasını kaldırıp bana baktı.
"Çok fazla sözün yok değil mi elinde? Aynı cümleleri değiştirip değiştirip kullanıyorsun. Ve hayır ayağa kalkmak doğru hareket değildi. Ama bunu konuşmak için burada değiliz.
"Benim bir çocuk olduğumu unutuyorsun hep. Her yanlışında yanıma gelip bunları duymak istiyorsun. Hala buralarda bir yerde olduğumu bilmek istiyorsun. Yaptığın şeylerin önemli olmadığına, hala derinde bir yerlerde masum olduğuna inanmak istiyorsun. Ve benim görevim de seni buna inandırmak. Çünkü hayata tutunmak için başka bir yolun yok. Gerçek olmadığını biliyorsun. Gerçek olmadığımı biliyorsun aslında. Ne kadar uğraşırsan uğraş unutamıyorsun. Beni öldürdüğün günü unutamıyorsun. Masumiyetini kaybettiğin o ilk seferini unutamıyorsun. Çizginin diğer tarafına, ilk defa geçtiğin o günü de unutamıyorsun.
"Bu yüzden buradayım. Bu yüzden sigarayı yıllar önce bıraktığın halde hala her seferinde kendini sigarayla hayal ediyorsun. Aslında bu yüzden değil. Sadece daha pesimist bir hava katıyor ama konumuz bu değil.
"On yıl sonra bile hala her şeyi hatırlıyorsun. Bütün ayrıntılarıyla hem de."
Neredeyse bitmiş olan sigaramı söndürüp, oturdum tekrar.
"Hava atmak için kullandığım hafızam hayatımdaki en büyük lanetim belki de. Artık hayata tutunmak için bir sebebim var mı onu bile bilmiyorum. Ya da tutunmalı mıyım? Bilemiyorum.
"Sözünü ettiğin umuttan biraz veremezsin sanırım."
"Veremem. Biliyorsun."
"Biliyorum. Düşürüp kırardım zaten muhtemelen."
"Hayır, 'muhtemelen' fazla oldu. Sen de biliyorsun bunu."

13 Kasım 2019 Çarşamba

Tabi ki Biliyorsun

"Çünkü..." dedi. "Bir Cem Adrian şarkısında bulabiliyorum, seni. Gözlerinde, geçmişin acıları, kalbinde biraz umut ve zihninde yankılanan kayıp çocukluğun... Her şey bu kadar işte. Hepsi... Geçmiş... Gelecek... Ve şimdi, bu anın içinde, ikisinin ortasında iki tane kaybolmuş çocuk... Oysa kışın ortasında, sıcak battaniyenin altında olmak gibiydi, bir zamanlar seninle olmak."
Böyle sahnelerde hep sigara vardır. Aslında olmaması lazım ama hep vardır. Alışkanlık, yeraltı edebiyatı falan işte. Sigaramdan bir nefes aldım.
"Hepimizin içinde acılar, anılarla birleşmiş; kurtulamıyoruz. Bir sahnede, bir rol almışız. Rol üzerimize yapışmış. Kendimizi ana karakter sanıp son sahnedeki mutluluğu bekliyoruz. Fark edemediğimizse o mutlulukları zaten yaşamış olmamız. Tonlarcasını belki de.
Hayatımızdaki binlerce küçük hikayede, binlerce mutluluk yaşadık. Ve aptal filmler yüzünden fark edemiyoruz. Oysa bütün sonlar hüzünlüdür. Bu yüzden bütün güzellikleri unutup sona üzülüyoruz. Hatta bu yüzden başlıyormuş gibi biter mutlu sonla biten filmler. Çünkü sonrası yoksa mutluluk da yoktur. Ama konumuz bu değildi."

"Doğru, konumuz bu değildi. Peki, konu neydi?"

"Bütün sonlar hüzünlüdür. Bu da bir son. Acıtacak, çok acıtacak ve çok da zaman alacak. Ama güneşli bir sabaha, senin acınla değil, senin anınla uyanacağım. O zaman sadece mutlu bir anı olacaksın."

"Bitti mi?"

"Çok önceden bitmişti zaten. Sadece bazen... Hayır çoğu zaman, kabullenmek çok uzun sürüyor. Kimse kaybettiğini kabullenmek istemiyor. Kimse birinin onu istemediğini bilmek istemiyor. Bu yüzden herkes birbirine aşık ama kimse kimseye gerçekten hissettiklerini söyleyemiyor."

"Gerçek miydi? Yoksa biz de, diğer aptallar gibi, kafamızda kurduğumuz dünyada, hayallerimizle mi seviştik?"

"Fark eder mi artık? Artık aynı hayali bile paylaşamayız."

"Peki en kötüsünü de söyle de bitirelim, o zaman. Çünkü söyleyeceksin, biliyorum. Galiba en kötüsü bu zaten. Daha ağzından çıkmadan söyleyeceklerini bildiğin birinin, tamamen yabancı olması... Ama yine de söyle sen onu, bu sefer ben söylemeyeceğim, senin yerine."

"En kötüsü de sokakta yürürken yeni bir yer gördüğümde 'Buraya kesinlikle onunla gelmeliyim.' dedikten sonra artık senin olmadığını fark ettiğimde yaşacağım hayal kırıklığı olacak. Bunu biliyorum. Bunu neden biliyorum, biliyor musun? Tabi ki biliyorsun."

1 Kasım 2019 Cuma

Değirmenler

-Değirmenler.

-Yel Değirmenleri? Don Kişot?

-Yok. Bu herkesin söylediği ama kimsenin dinlemediği mükemmel şarkı.

-Neden?

-Çünkü sen, ben değirmenlere karşı, birer yitik savaşçıyız.

-Doğru. Zırhı paslanmış bir kahraman gibiyiz. Bunca yıl sonra, geldiğimiz noktada, girdiğimiz bütün savaşları kaybetmişiz.

-Her kazandığımızı sandığımızda daha çok dayak yemişiz. Ve zafere gittiğini düşündüğümüz her yolda bir bataklığa saplanıp kalmışız.

-Ve şimdi, burada, en büyük savaşın öncesinde, birbirimizi yıllardır arıyor olmanın yorgunluğuyla, bekliyoruz.

-En güzel sessizlik bu olsa gerek. Uzaktan bugüne kadar gördüğün en büyük fırtınanın geldiğini görmek ama bulunduğun yerde henüz yaprak oynamıyor olması...

-Son bir kez, sakin ve sessiz bir gece geçirelim. Bundan sonra tetikçe geçireceğimiz her gece, bu mükemmel geceyle anlam bulsun kendine.

-Bütün kaosun ortasında, birbirimize sımsıkı sarılmışken, tekrar bu geceki gibi yıldızları görebilmenin hayaliyle hayatta kalacağız.

-Belki bundan da sağ çıkarız ve bir gecemiz daha olur, birlikte yıldızları izlemek için.

-Belki de.

-Muhtemelen olmaz.

-Hayır, muhtemelen olmaz.

20 Ağustos 2019 Salı

Arkamızda Pişmanlıklarımızla

"Sevişemiyoruz."

"Çok kaybedenler kulübü."

"Hayat bazen bilmem ne..."

"Klişe."

"Sus artık. Yazmak istiyorum. Sadece yazmak. Artık acı çekecek vaktim bile yok. Galiba yaşının adamı olmak böyle bir şey. Biraz daha fazla maaş için kıçını yırtmak."

"Bunları okuyan terbiyeli insanlar var. Biraz dikkat."

"Bunları okuyan kimse yok."

"Bunu bilemezsin."

Bunu bilebilirim. Hayatta önemsiz şeyleri hep bilirim zaten. Mesela senin bunları okumayan o terbiyeli insanların yarattığı baskının sesi olduğunu biliyorum. Kafamın içinde her yazıya başladığımda yargılamaya başlıyorsun.
Bazen abim oluyorsun. Ki ağabey ne ya? Lütfen kimse yazmasın öyle şeyler bir daha. Bazen babam, bazen annem bazense ben...
Ve ben her gün her yaptığım eylemde önce sana karşı savaş veriyorum. Sonra eylemin kendi zorlukları çok da zor olmuyor zaten. Sen olmasaydın belki gerçekten bir işe yarardım bile belki.
Ama artık yapacak bir şey yok. Sen ve ben farklı seslerle farklı kimliklerle hayatımın sonuna kadar, pişmanlıklarımız arkamızda, oradan oraya savrulmaya devam edeceğiz."

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Mektubun Hikayesi

İçinde İstanbul olan bir masalım vardı. Yıllar önce, tarihimin tozlu sayfalarında, bir çocuğun aklında, masum bir hayal vardı. Bir sabah kadar masum, bir yaz akşamı kadar sessiz, ve gece kadar karanlık...
Uyandım. Elimde bir mektup... Birinin son sözleri. Bir çocuğun son ağlaması. Çocukluğumu bıraktığım kelimeler...
Gerçekten uyandım. Mektup yok. Zaten biri neden elinde mektupla uyur ki? Ama mektup var. Ve bu mektubun hikayesi belki de.
Deniz kenarı, değil. Güzel bir akşamüstü, değil. Hafif rüzgar, yok. Her hikayedeki romantik anlardan değil bu. Başka bir şey. Bazen öyle olur. Bütün her şey yanlışken biri doğru olur. Fırtınanın ortasında, iki çocuk birbirini bulur. Ve hisseder.
Ama fırtına da mecazi. Daha sıradan bir gün olamazdı. Bazen böyle günler olur. Her şey olması gerektiği gibi olur. Aslında bu yüzden şaşırmıyorum zaten. Her şey mükemmel ilerlediği için sıradan ve sıkıcıydı gün. O da mükemmeldi ve bu sıradan güne yakışıyordu. Belki de fazla mükemmeldi.
İlk gördüğüm anda anlamadım. Böyle şeyler o kadar basit değil. Aslında basit ama o kadar basit değil. O kadar da değil. Biraz düşünmek gerekiyor.
Biraz garip. İnsanlar garip, hayat garip. Aslında herkes garip ama herkes garip olduğu için herkes normal. Bazı saçmalıklar.
Bir köpek yavrusuyla oynarken gördüm sanırım. Muhtemelen ondan daha önce. Ama gerçekten o zaman gördüm. O zaman fark ettim. Birinin mükemmelliği hemen ortaya çıkmaz. Fark edemez insan. Bir şey olması gerek. Bir şey...
Ve oldu. Gerçekten de oldu. Küçük bir çocuk o anda gördü. O anda arka planda güzel bir aşk şarkısı çalmaya başladı. Gerçekten de oldu. Küçük bir çocuk mükemmel bir anda, bir çocuğunun mükemmelliğini ortaya çıkarmasına şahit oldu.

Aynı günün akşamında, ilk günlüğümü tutmaya başladım. Bir şeyler vardı. Dışarı çıkmak için çırpınan bir şeyler. Bir şeyler anlatmalıydım. Bozuk cümlelerim ve garip duygularımla yazmaya başladım. O günden sonra insanlara anlatamadığımı yazdım hep. Ve onu her gördüğümde aynı şarkı çalmaya devam etti.
Ve mektubun hikayesi böyle başladı aslında.

9 Şubat 2019 Cumartesi

Bir Küçük Hikaye

Bazı şeyler hep yarım. Çok güzeller ama tamamlamak imkansız. Oldukları gibi kalmak zorundalar. Heyecan verici... Ve eksik...
Bazen gelir. "Tatil nasıldı?" diye sorar. Aslında her hafta sonundan sonra sorar.
"İyi." derim. "İyiydi işte. Her zamanki gibi." Aslında hep bu kadar karamsar değilim. Güzel şakalarım var. Bir de bağırmak istediklerim. Ama bunu ona söylemem. Söyleyemem.
Oysa sıradan bir ilişkimiz var. Ya da bilmiyorum. Belki de bizi özel kılan şey sıradan olmamız. Kim bilebilir?
"Kekik kokusu hep Denizli'yi hatırlatır." dedim. "Çocukluğumda geçirdiğim bir yaz tatilinden dolayı. Ve şimdi sadece kekik kokusu kaldı o tatilden. Bir de dayımın her gün üşenmeden kurduğu nargilenin fokurdaması."
Oturmuş, çay içiyorduk. "Bir çayımız var, ha." demişti. Ve biz de çay almıştık.
"İyi de, bunun, şu anda, konumuzla ne alakası var?" dedi.
"Bilmiyorum." dedim. "Kekik kokusu güzel ve ben Denizli hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ayrıca ortada herhangi bir konu da yoktu. Çay içerken konu olmaz zaten. İnsanlar içinden geçeni söylerler."
Yüzüme baktı. "Geri zekalı, o bira." dedi. "Çay sadece çaydır. Büyütecek bir şey yok. Ve sigara bok gibi bir şey. Ve terlikli şarkı yalan söylüyor. Çay ve sigara bir işe yaramaz."
"Çay asla sadece çay değildir." dedim. Son kozumu oynuyordum.
Yüzünü ekşitti biraz. "O da futbol." dedi. "Ki doğru. Bu kadar büyük bir endüstrinin iyi bir şey olma ihtimali yok zaten. Ama konumuz futbol da değil."
Pes etmiştim. Onunlayken konuşmayı yönlendirmek imkansızdı. "Peki konumuz ne?" diye sordum.
"Konumuz..." dedi. Nefret ettiği sigarasından son bir nefes çekip söndürdü. "Konumuz..." dedi tekrar. Sanki son kez emin olmak istiyordu söyleyeceği şeyden. Ya da kelimeleri toparlamaya çalışıyordu. Böyle şeyleri bilmek imkansız. "Konumuz, bütün muhabbetin birayla alakalı olması ama bizim oturup bir bira içmemiş olmamız." dedi.
Şaşırmadım bile. Artık alıştım. Onunla konuşuyorsam, onun kurallarına uymak zorundaydım. Eğer konuşma bira hakkında diyorsa, bira hakkındadır. Masada duran paketten bir sigara alıp dudağıma koydum.
"İki sene olmuştu içmeyeli. Ama senin gibi biriyle içme şerefine nail olacaksam sigarasız olmaz." dedim.
Çakmağı yaktım. Ve yıllar sonra, kendimi zehirlemenin ne kadar keyifli olduğunu bir kez daha keşfederek çayımı içmeye devam ettim.

20 Ocak 2019 Pazar

Ve Her Şey Bitti

 "Sen birinden hoşlanıyorsun diye o da senden hoşlanmak zorunda değil. İnsanları buna zorlayamazsın. Tek yapabileceğin iyi biri olup, seni sevmesini ummak." Durdum. Sigaramdan bir nefes çektim. "En kötüsü, reddedilmek değil. En kötüsü, sinirlenecek bir şeyin olmaması. Kötü biri değil, bana kötü bir şey yapmadı. Sadece benimle aynı hisleri paylaşmıyor. Ve bunun için onu suçlayamam. Ondan hoşlandığım için kendimi de suçlayamam. Nasıl suçlarım ki? O mükemmel. Ortada berbat bir durum var ve suçlayacak kimse yok. Geberiyorum üzüntüden ve bunun bir suçlusu yok. Sadece hayatın bir sabah karşıma çıkardığı bir sürpriz." Sehpadaki pakete uzanıp bir sigara daha yaktım.
 "Sigarayı bırakmamış mıydın sen? Uzun zaman olmuştu içmeyeli sanki."
 "Dün sigarayı bırakmış biriydim. Bugünse sağlığımı önemseyecek kadar hayatı sevmiyorum."
 "Gerizekalısın." dedi. "Seni anlamak imkansız. Birinin, sadece hayatının kıyısından geçerek, hayatının içine sıçmasına izin veriyorsun. Dün dünyanın en mutlu insanıydın. Bugün hakkında hiçbir şey bilmediğin biri yüzünden yıllardır inşa ettiğin her şeyi yakmaya hazırsın."
 Arkada Cem Adrian çalıyordu. Arkada her zaman Cem Adrian çalıyordu aslında. Hayatımın arka plan müziği. Biraz çaresiz, çok aşık ve hiç umut yok.
 "Sabah uyanacağım ve  mutluymuş gibi davranacağım. Eve gideceğim. 'Sigaraya mı başladın sen tekrar?' sorusuna 'Hayır.' cevabını verip önlerine kokunun suçlusu olarak seni atacağım. İnanmazlar muhtemelen ama yüzüme de vurmazlar yalanımı. Ve yüzüme taktığım alaycı ve optimist maskenin altında üzülmeye devam edeceğim."
 Yüzüne baktım. Anlamamıştı.
 "Hala anlamıyorsun, değil mi? Asla mutlu değildim. Yıllardır hiçbir şey inşa etmedim. Bir sabah uyandım bir maske taktım yüzüme ve senelerce rol yaptım sadece. Ve şimdi, ilk karşılaştığım engelde, yüzümdeki kağıt maske erimeye başladı. Aslında bu gerileme değil. Asla ilerlemediğim ortaya çıkıyor sadece. Maskem düşüyor ve ne kadar işe yaramaz biri olduğumu görmeye başlıyor herkes. Artık kara kara düşünmekten bile vaz geçtiler. Umursamıyorlar. Görmüyorlar. Duymuyorlar. Sadece, vaz geçtiler artık benden."
Doğru. Vaz geçtiler. Ve her şey bitti.

5 Ocak 2019 Cumartesi

Ve Ben Buna İnanmayı Seçiyorum

-Hayır. Bunu bozmana izin vermeyeceğim. Hüzünlü bir hikaye değil bu.

-İçinde bizim olduğumuz bütün hikayeler hüzünlüdür.

-Öyle olmak zorunda değil. Bu sefer mutlu bir hikayemiz olabilir. Sadece her şeyi kötü görmeyi bırakman lazım.

-Artık anlamış olman lazım. Senin umudunla benim karamsarlığım karşı karşıya. Ve henüz galibiyetin yok. Neden biliyor musun? Bilmiyorsun. Tabi ki bilmiyorsun. Her şeyi kafanda kurguladığın gibi gördüğün için gerçeklere dair en ufak bir fikrin bile yok. Beş yaşında bir çocuk gibisin. Çoğu zaman nerede olduğunu bile bilmiyorsun.
 Bu yüzden ben varım. Arkanı toplamak için. Hayallerinde cenneti yaşarken, gerçekler yüzüne vurduğunda tamamen yıkılma diye.

-Bu sefer değil. Bu kez o da seviyor. Biliyorum. Hissediyorum. Bu sefer değil. Artık buna ihtiyacım yok. Bütün küçük kötü şeyleri yüzüme vurmana ihtiyacım yok. Hayatımı zorlaştırmaktan başka hiçbir şey yapmıyorsun.

-Çaresizce uğraşıp duruyorsun. Etrafında dolanıyorsun. Onun için her şeyi yapabilirsin. Dünyadaki en aptal zeki insan olabilirsin. Hayır, olamazsın. Zeki bile değilsin. Seni seven kimse olmadığını görebilecek kadar bile zekan yok. Ki bir aptal bile anlardı şimdiye kadar. Geç kalmış bir geri zekalısın. Her şeye geç kalmış... Ve kimsenin umrunda değilsin.

-Neden? Neden hep yeni bir şeye başlamak istediğimde buradasın? Neden her hayalimin karanlık bir parçasısın? Neden hep kötüsün? Neden her heyecanlandığımda ilk seni duyuyorum? Neden? Neden?! İçinde hiç mi umut yok? Hiç mi bir şey iyi olamaz? Ve haklısın. Aptalım. Her seferinde cesaretimi paramparça etmene izin veriyorum. Hayallerimi alıp  birer birer yok etmene izin veriyorum. Sadece oturuyorum, seni dinliyorum ve ağlıyorum.
 Ama bu sefer olmaz. Artık mutlu olmayı hak ediyorum. İyi bir insan değilim belki ama ben bile bu kadar mutluluğu hak ediyorum.

-Neden mi? Neden mi?! Biliyorsun nedenini. Eğer ben söylemezsem kimse söylemez. Söyledim sana kimse umursamıyor. Kimse dinlemiyor seni. Kimse gerçekten dinlemiyor. Ben varım sadece. Dinliyorum ve doğruları söylüyorum. Ve bunlar sana ağır geliyor. Beni sevmiyorsun biliyorum ama yine de devam ediyorum bunu yapmaya. Çünkü başka kimse yapmıyor. Ve sonunda hep daha kötü oluyor. Hep üzülüyorsun.

-Hep üzülüyorum zaten. Bunun olanlarla alakası yok. İçimde en ufak bir heyecan parçasının bile yaşamasına izin vermiyorsun. Hayal kurmama izin vermiyorsun. Sadece gerçekleri istediğin şekilde yorumlayıp üzüldüğümü görmek istiyorsun. Bundan zevk alıyorsun. Kendini kandırabilirsin istediğin kadar. Tıpkı beni kandırdığın gibi. Ama yaptığın şey bu. Daha fazla dinlemek istemiyorum seni.
 Dediğim gibi artık bitti. Duymuyorum artık seni. Artık sadece güzel şeyler olacak. Ve ben buna inanmayı seçiyorum.

24 Ekim 2018 Çarşamba

Nereye Gidiyorsun

-Ve o siyah saçlarını, kes yavaş yavaş.

-Cem Adrian demek.

-Elbette Cem Adrian. Her mutsuz olduğunda geldiğin yerdesin çünkü. Orgazm sonrası, sigarayı da bıraktığın için tabi, biraz sakin, biraz mutsuz, biraz sitemkar, kulaklığın kulağında ve önünde boş bir sayfayla Cem Adrian'la sevişiyorsun. Ve bu iyi, kötü, güzel ya da çirkin bir şey değil. Bu sadece bir gerçek.

-Bu daha çok, bir ritüel. Aslında bir kaçış. Ya da öyle bir şeyler işte. Çok da önemli değil zaten.
Hayal gücü geniş biri olduğumu sanırdım. Oysa, aynı koltukta, aynı müziklerle, aynı hayalleri, döndürüp döndürüp oynatıyorum kafamda.

-Seninle ilgili en büyük sorun bu. Bir şeyler istediğin gibi olmadığında, hayata küsüyorsun hemen. Sadece kötü şeylere odaklanıp, ağlamaya ve sızlanmaya başlıyorsun. Bir çok açıdan şımarık bir çocuk gibisin.

-Benim sorunum, senin sorunun aslında. Ve sen bunun farkındasın.

-Gereksiz gözlemlerini kendine saklayabilirsin. Bunlar bizi bir yere götürmüyor belli ki.

-O zaman, motivasyon konuşmasına geçebiliriz artık.

-Bir motivasyon konuşması yok. Gerek de yok zaten. "Hayat beni sevmiyor." diye ağlayan şımarık bir çocuksun. Yarın sabah hiçbir şey olmamış gibi kalkıp hayatına devam edeceksin. Sadece arada bir mutsuz olduğunda gelip buraya sızlandığın için, hayatın adaletsizliğinden bahsedemezsin. Şimdi siktir git uyu artık.

-Daha erken.

-Şimdi de motive edecek bir şarkı mı açtın? Umutsuz vakasın. Uzun zaman önce gitmeliydim zaten. Artık bitti. Gidiyorum.

-Gidemezsin. Bunu sen de biliyorsun.

-Başka bir gereksiz gözlem.

-Sonsuzluğun ortasında baş başayız. Gidebileceğin bir yer yok. Benden kaçamazsın. Eğer kaçabilseydim ben yapardım, uzun zaman önce. Bunu birlikte yaşayıp, aynı döngüleri tekrar tekrar seyredip, bir gün bitmesini ummak bizim kaderimiz. Ve ikimizin de bunu biliyoruz.