1 Kasım 2019 Cuma

Değirmenler

-Değirmenler.

-Yel Değirmenleri? Don Kişot?

-Yok. Bu herkesin söylediği ama kimsenin dinlemediği mükemmel şarkı.

-Neden?

-Çünkü sen, ben değirmenlere karşı, birer yitik savaşçıyız.

-Doğru. Zırhı paslanmış bir kahraman gibiyiz. Bunca yıl sonra, geldiğimiz noktada, girdiğimiz bütün savaşları kaybetmişiz.

-Her kazandığımızı sandığımızda daha çok dayak yemişiz. Ve zafere gittiğini düşündüğümüz her yolda bir bataklığa saplanıp kalmışız.

-Ve şimdi, burada, en büyük savaşın öncesinde, birbirimizi yıllardır arıyor olmanın yorgunluğuyla, bekliyoruz.

-En güzel sessizlik bu olsa gerek. Uzaktan bugüne kadar gördüğün en büyük fırtınanın geldiğini görmek ama bulunduğun yerde henüz yaprak oynamıyor olması...

-Son bir kez, sakin ve sessiz bir gece geçirelim. Bundan sonra tetikçe geçireceğimiz her gece, bu mükemmel geceyle anlam bulsun kendine.

-Bütün kaosun ortasında, birbirimize sımsıkı sarılmışken, tekrar bu geceki gibi yıldızları görebilmenin hayaliyle hayatta kalacağız.

-Belki bundan da sağ çıkarız ve bir gecemiz daha olur, birlikte yıldızları izlemek için.

-Belki de.

-Muhtemelen olmaz.

-Hayır, muhtemelen olmaz.

20 Ağustos 2019 Salı

Arkamızda Pişmanlıklarımızla

"Sevişemiyoruz."

"Çok kaybedenler kulübü."

"Hayat bazen bilmem ne..."

"Klişe."

"Sus artık. Yazmak istiyorum. Sadece yazmak. Artık acı çekecek vaktim bile yok. Galiba yaşının adamı olmak böyle bir şey. Biraz daha fazla maaş için kıçını yırtmak."

"Bunları okuyan terbiyeli insanlar var. Biraz dikkat."

"Bunları okuyan kimse yok."

"Bunu bilemezsin."

Bunu bilebilirim. Hayatta önemsiz şeyleri hep bilirim zaten. Mesela senin bunları okumayan o terbiyeli insanların yarattığı baskının sesi olduğunu biliyorum. Kafamın içinde her yazıya başladığımda yargılamaya başlıyorsun.
Bazen abim oluyorsun. Ki ağabey ne ya? Lütfen kimse yazmasın öyle şeyler bir daha. Bazen babam, bazen annem bazense ben...
Ve ben her gün her yaptığım eylemde önce sana karşı savaş veriyorum. Sonra eylemin kendi zorlukları çok da zor olmuyor zaten. Sen olmasaydın belki gerçekten bir işe yarardım bile belki.
Ama artık yapacak bir şey yok. Sen ve ben farklı seslerle farklı kimliklerle hayatımın sonuna kadar, pişmanlıklarımız arkamızda, oradan oraya savrulmaya devam edeceğiz."

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Mektubun Hikayesi

İçinde İstanbul olan bir masalım vardı. Yıllar önce, tarihimin tozlu sayfalarında, bir çocuğun aklında, masum bir hayal vardı. Bir sabah kadar masum, bir yaz akşamı kadar sessiz, ve gece kadar karanlık...
Uyandım. Elimde bir mektup... Birinin son sözleri. Bir çocuğun son ağlaması. Çocukluğumu bıraktığım kelimeler...
Gerçekten uyandım. Mektup yok. Zaten biri neden elinde mektupla uyur ki? Ama mektup var. Ve bu mektubun hikayesi belki de.
Deniz kenarı, değil. Güzel bir akşamüstü, değil. Hafif rüzgar, yok. Her hikayedeki romantik anlardan değil bu. Başka bir şey. Bazen öyle olur. Bütün her şey yanlışken biri doğru olur. Fırtınanın ortasında, iki çocuk birbirini bulur. Ve hisseder.
Ama fırtına da mecazi. Daha sıradan bir gün olamazdı. Bazen böyle günler olur. Her şey olması gerektiği gibi olur. Aslında bu yüzden şaşırmıyorum zaten. Her şey mükemmel ilerlediği için sıradan ve sıkıcıydı gün. O da mükemmeldi ve bu sıradan güne yakışıyordu. Belki de fazla mükemmeldi.
İlk gördüğüm anda anlamadım. Böyle şeyler o kadar basit değil. Aslında basit ama o kadar basit değil. O kadar da değil. Biraz düşünmek gerekiyor.
Biraz garip. İnsanlar garip, hayat garip. Aslında herkes garip ama herkes garip olduğu için herkes normal. Bazı saçmalıklar.
Bir köpek yavrusuyla oynarken gördüm sanırım. Muhtemelen ondan daha önce. Ama gerçekten o zaman gördüm. O zaman fark ettim. Birinin mükemmelliği hemen ortaya çıkmaz. Fark edemez insan. Bir şey olması gerek. Bir şey...
Ve oldu. Gerçekten de oldu. Küçük bir çocuk o anda gördü. O anda arka planda güzel bir aşk şarkısı çalmaya başladı. Gerçekten de oldu. Küçük bir çocuk mükemmel bir anda, bir çocuğunun mükemmelliğini ortaya çıkarmasına şahit oldu.

Aynı günün akşamında, ilk günlüğümü tutmaya başladım. Bir şeyler vardı. Dışarı çıkmak için çırpınan bir şeyler. Bir şeyler anlatmalıydım. Bozuk cümlelerim ve garip duygularımla yazmaya başladım. O günden sonra insanlara anlatamadığımı yazdım hep. Ve onu her gördüğümde aynı şarkı çalmaya devam etti.
Ve mektubun hikayesi böyle başladı aslında.

9 Şubat 2019 Cumartesi

Bir Küçük Hikaye

Bazı şeyler hep yarım. Çok güzeller ama tamamlamak imkansız. Oldukları gibi kalmak zorundalar. Heyecan verici... Ve eksik...
Bazen gelir. "Tatil nasıldı?" diye sorar. Aslında her hafta sonundan sonra sorar.
"İyi." derim. "İyiydi işte. Her zamanki gibi." Aslında hep bu kadar karamsar değilim. Güzel şakalarım var. Bir de bağırmak istediklerim. Ama bunu ona söylemem. Söyleyemem.
Oysa sıradan bir ilişkimiz var. Ya da bilmiyorum. Belki de bizi özel kılan şey sıradan olmamız. Kim bilebilir?
"Kekik kokusu hep Denizli'yi hatırlatır." dedim. "Çocukluğumda geçirdiğim bir yaz tatilinden dolayı. Ve şimdi sadece kekik kokusu kaldı o tatilden. Bir de dayımın her gün üşenmeden kurduğu nargilenin fokurdaması."
Oturmuş, çay içiyorduk. "Bir çayımız var, ha." demişti. Ve biz de çay almıştık.
"İyi de, bunun, şu anda, konumuzla ne alakası var?" dedi.
"Bilmiyorum." dedim. "Kekik kokusu güzel ve ben Denizli hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ayrıca ortada herhangi bir konu da yoktu. Çay içerken konu olmaz zaten. İnsanlar içinden geçeni söylerler."
Yüzüme baktı. "Geri zekalı, o bira." dedi. "Çay sadece çaydır. Büyütecek bir şey yok. Ve sigara bok gibi bir şey. Ve terlikli şarkı yalan söylüyor. Çay ve sigara bir işe yaramaz."
"Çay asla sadece çay değildir." dedim. Son kozumu oynuyordum.
Yüzünü ekşitti biraz. "O da futbol." dedi. "Ki doğru. Bu kadar büyük bir endüstrinin iyi bir şey olma ihtimali yok zaten. Ama konumuz futbol da değil."
Pes etmiştim. Onunlayken konuşmayı yönlendirmek imkansızdı. "Peki konumuz ne?" diye sordum.
"Konumuz..." dedi. Nefret ettiği sigarasından son bir nefes çekip söndürdü. "Konumuz..." dedi tekrar. Sanki son kez emin olmak istiyordu söyleyeceği şeyden. Ya da kelimeleri toparlamaya çalışıyordu. Böyle şeyleri bilmek imkansız. "Konumuz, bütün muhabbetin birayla alakalı olması ama bizim oturup bir bira içmemiş olmamız." dedi.
Şaşırmadım bile. Artık alıştım. Onunla konuşuyorsam, onun kurallarına uymak zorundaydım. Eğer konuşma bira hakkında diyorsa, bira hakkındadır. Masada duran paketten bir sigara alıp dudağıma koydum.
"İki sene olmuştu içmeyeli. Ama senin gibi biriyle içme şerefine nail olacaksam sigarasız olmaz." dedim.
Çakmağı yaktım. Ve yıllar sonra, kendimi zehirlemenin ne kadar keyifli olduğunu bir kez daha keşfederek çayımı içmeye devam ettim.

20 Ocak 2019 Pazar

Ve Her Şey Bitti

 "Sen birinden hoşlanıyorsun diye o da senden hoşlanmak zorunda değil. İnsanları buna zorlayamazsın. Tek yapabileceğin iyi biri olup, seni sevmesini ummak." Durdum. Sigaramdan bir nefes çektim. "En kötüsü, reddedilmek değil. En kötüsü, sinirlenecek bir şeyin olmaması. Kötü biri değil, bana kötü bir şey yapmadı. Sadece benimle aynı hisleri paylaşmıyor. Ve bunun için onu suçlayamam. Ondan hoşlandığım için kendimi de suçlayamam. Nasıl suçlarım ki? O mükemmel. Ortada berbat bir durum var ve suçlayacak kimse yok. Geberiyorum üzüntüden ve bunun bir suçlusu yok. Sadece hayatın bir sabah karşıma çıkardığı bir sürpriz." Sehpadaki pakete uzanıp bir sigara daha yaktım.
 "Sigarayı bırakmamış mıydın sen? Uzun zaman olmuştu içmeyeli sanki."
 "Dün sigarayı bırakmış biriydim. Bugünse sağlığımı önemseyecek kadar hayatı sevmiyorum."
 "Gerizekalısın." dedi. "Seni anlamak imkansız. Birinin, sadece hayatının kıyısından geçerek, hayatının içine sıçmasına izin veriyorsun. Dün dünyanın en mutlu insanıydın. Bugün hakkında hiçbir şey bilmediğin biri yüzünden yıllardır inşa ettiğin her şeyi yakmaya hazırsın."
 Arkada Cem Adrian çalıyordu. Arkada her zaman Cem Adrian çalıyordu aslında. Hayatımın arka plan müziği. Biraz çaresiz, çok aşık ve hiç umut yok.
 "Sabah uyanacağım ve  mutluymuş gibi davranacağım. Eve gideceğim. 'Sigaraya mı başladın sen tekrar?' sorusuna 'Hayır.' cevabını verip önlerine kokunun suçlusu olarak seni atacağım. İnanmazlar muhtemelen ama yüzüme de vurmazlar yalanımı. Ve yüzüme taktığım alaycı ve optimist maskenin altında üzülmeye devam edeceğim."
 Yüzüne baktım. Anlamamıştı.
 "Hala anlamıyorsun, değil mi? Asla mutlu değildim. Yıllardır hiçbir şey inşa etmedim. Bir sabah uyandım bir maske taktım yüzüme ve senelerce rol yaptım sadece. Ve şimdi, ilk karşılaştığım engelde, yüzümdeki kağıt maske erimeye başladı. Aslında bu gerileme değil. Asla ilerlemediğim ortaya çıkıyor sadece. Maskem düşüyor ve ne kadar işe yaramaz biri olduğumu görmeye başlıyor herkes. Artık kara kara düşünmekten bile vaz geçtiler. Umursamıyorlar. Görmüyorlar. Duymuyorlar. Sadece, vaz geçtiler artık benden."
Doğru. Vaz geçtiler. Ve her şey bitti.

5 Ocak 2019 Cumartesi

Ve Ben Buna İnanmayı Seçiyorum

-Hayır. Bunu bozmana izin vermeyeceğim. Hüzünlü bir hikaye değil bu.

-İçinde bizim olduğumuz bütün hikayeler hüzünlüdür.

-Öyle olmak zorunda değil. Bu sefer mutlu bir hikayemiz olabilir. Sadece her şeyi kötü görmeyi bırakman lazım.

-Artık anlamış olman lazım. Senin umudunla benim karamsarlığım karşı karşıya. Ve henüz galibiyetin yok. Neden biliyor musun? Bilmiyorsun. Tabi ki bilmiyorsun. Her şeyi kafanda kurguladığın gibi gördüğün için gerçeklere dair en ufak bir fikrin bile yok. Beş yaşında bir çocuk gibisin. Çoğu zaman nerede olduğunu bile bilmiyorsun.
 Bu yüzden ben varım. Arkanı toplamak için. Hayallerinde cenneti yaşarken, gerçekler yüzüne vurduğunda tamamen yıkılma diye.

-Bu sefer değil. Bu kez o da seviyor. Biliyorum. Hissediyorum. Bu sefer değil. Artık buna ihtiyacım yok. Bütün küçük kötü şeyleri yüzüme vurmana ihtiyacım yok. Hayatımı zorlaştırmaktan başka hiçbir şey yapmıyorsun.

-Çaresizce uğraşıp duruyorsun. Etrafında dolanıyorsun. Onun için her şeyi yapabilirsin. Dünyadaki en aptal zeki insan olabilirsin. Hayır, olamazsın. Zeki bile değilsin. Seni seven kimse olmadığını görebilecek kadar bile zekan yok. Ki bir aptal bile anlardı şimdiye kadar. Geç kalmış bir geri zekalısın. Her şeye geç kalmış... Ve kimsenin umrunda değilsin.

-Neden? Neden hep yeni bir şeye başlamak istediğimde buradasın? Neden her hayalimin karanlık bir parçasısın? Neden hep kötüsün? Neden her heyecanlandığımda ilk seni duyuyorum? Neden? Neden?! İçinde hiç mi umut yok? Hiç mi bir şey iyi olamaz? Ve haklısın. Aptalım. Her seferinde cesaretimi paramparça etmene izin veriyorum. Hayallerimi alıp  birer birer yok etmene izin veriyorum. Sadece oturuyorum, seni dinliyorum ve ağlıyorum.
 Ama bu sefer olmaz. Artık mutlu olmayı hak ediyorum. İyi bir insan değilim belki ama ben bile bu kadar mutluluğu hak ediyorum.

-Neden mi? Neden mi?! Biliyorsun nedenini. Eğer ben söylemezsem kimse söylemez. Söyledim sana kimse umursamıyor. Kimse dinlemiyor seni. Kimse gerçekten dinlemiyor. Ben varım sadece. Dinliyorum ve doğruları söylüyorum. Ve bunlar sana ağır geliyor. Beni sevmiyorsun biliyorum ama yine de devam ediyorum bunu yapmaya. Çünkü başka kimse yapmıyor. Ve sonunda hep daha kötü oluyor. Hep üzülüyorsun.

-Hep üzülüyorum zaten. Bunun olanlarla alakası yok. İçimde en ufak bir heyecan parçasının bile yaşamasına izin vermiyorsun. Hayal kurmama izin vermiyorsun. Sadece gerçekleri istediğin şekilde yorumlayıp üzüldüğümü görmek istiyorsun. Bundan zevk alıyorsun. Kendini kandırabilirsin istediğin kadar. Tıpkı beni kandırdığın gibi. Ama yaptığın şey bu. Daha fazla dinlemek istemiyorum seni.
 Dediğim gibi artık bitti. Duymuyorum artık seni. Artık sadece güzel şeyler olacak. Ve ben buna inanmayı seçiyorum.

24 Ekim 2018 Çarşamba

Nereye Gidiyorsun

-Ve o siyah saçlarını, kes yavaş yavaş.

-Cem Adrian demek.

-Elbette Cem Adrian. Her mutsuz olduğunda geldiğin yerdesin çünkü. Orgazm sonrası, sigarayı da bıraktığın için tabi, biraz sakin, biraz mutsuz, biraz sitemkar, kulaklığın kulağında ve önünde boş bir sayfayla Cem Adrian'la sevişiyorsun. Ve bu iyi, kötü, güzel ya da çirkin bir şey değil. Bu sadece bir gerçek.

-Bu daha çok, bir ritüel. Aslında bir kaçış. Ya da öyle bir şeyler işte. Çok da önemli değil zaten.
Hayal gücü geniş biri olduğumu sanırdım. Oysa, aynı koltukta, aynı müziklerle, aynı hayalleri, döndürüp döndürüp oynatıyorum kafamda.

-Seninle ilgili en büyük sorun bu. Bir şeyler istediğin gibi olmadığında, hayata küsüyorsun hemen. Sadece kötü şeylere odaklanıp, ağlamaya ve sızlanmaya başlıyorsun. Bir çok açıdan şımarık bir çocuk gibisin.

-Benim sorunum, senin sorunun aslında. Ve sen bunun farkındasın.

-Gereksiz gözlemlerini kendine saklayabilirsin. Bunlar bizi bir yere götürmüyor belli ki.

-O zaman, motivasyon konuşmasına geçebiliriz artık.

-Bir motivasyon konuşması yok. Gerek de yok zaten. "Hayat beni sevmiyor." diye ağlayan şımarık bir çocuksun. Yarın sabah hiçbir şey olmamış gibi kalkıp hayatına devam edeceksin. Sadece arada bir mutsuz olduğunda gelip buraya sızlandığın için, hayatın adaletsizliğinden bahsedemezsin. Şimdi siktir git uyu artık.

-Daha erken.

-Şimdi de motive edecek bir şarkı mı açtın? Umutsuz vakasın. Uzun zaman önce gitmeliydim zaten. Artık bitti. Gidiyorum.

-Gidemezsin. Bunu sen de biliyorsun.

-Başka bir gereksiz gözlem.

-Sonsuzluğun ortasında baş başayız. Gidebileceğin bir yer yok. Benden kaçamazsın. Eğer kaçabilseydim ben yapardım, uzun zaman önce. Bunu birlikte yaşayıp, aynı döngüleri tekrar tekrar seyredip, bir gün bitmesini ummak bizim kaderimiz. Ve ikimizin de bunu biliyoruz.

12 Ekim 2018 Cuma

Biraz Geç Oldu

Kalbimdeki son masum parçayı da sana bırakarak, terk ediyorum bu şehri. Yanıma biraz anı aldım, çok fazla da pişmanlık. Bir ayrılık şarkısıyla, terk ediyorum bu şehri. Geride kendimi bıraktım, bir de çaresizliğimizi.
Sanki bu anın içinde kaybolmuş ve sonsuzluğu bulmuşuz gibi. Ama bitiyor. Gidiyorsun. Gidiyorum. Aynı zamanda, farklı yönlere... Tam da aradığımı bulmuşken hem de...
Hayat böyle işte, mükemmel biriyle aynı yerde yaşatır seni üç sene, ama taşınmadan 1 hafta önce tanıştırır.
Biraz geç oldu, değil mi? Eh, hayata bu kadar geçmiş kalmış biri için, biraz normal bu yazının da geç kalması.
Şimdi dünyanın bambaşka ama birbirinden o kadar da farklı olmayan iki ülkesinde, belki de aynı yıldıza bakıyoruzdur. Çok mu Bülent Ortaçgil oldu? Özür dilerim.
Özür dilerim. Ara ara mesaj atıp rahatsız ettiğim için. Umut işte, bazen hakim olamıyorum kendime.
Belki, ılık bir bahar gününde, yağmur durmuş, güneş henüz açmışken ve güzel bir gökkuşağı çıkmışken buluşuruz yine. Dedim ya umut işte...

5 Eylül 2018 Çarşamba

Bu Bir Veda Değil

Hep merak ettiğim bir şey var. Bazı, yalnız gecelerde, hala kafamı kurcalıyor. Şimdi olduğum kişi olsam ya da çok önceden olduğum kişi. Aslında ikisi yakın zaten. Neyse işte, o zaman olduğum aptal ve her şeyden vazgeçmiş kişi olmasam farklı olur muydu? Yine aynı şeyleri mi yaşardık? Yine reddeder miydin? Biliyorum muhtemelen bununla alakası yok ama yine de düşünüyor işte insan. Belki farklı olurdu, diye.

Hayat işte, yanlış zamanda yanlış şeyleri yapıyordum. Ve sen, bazı başka şeyleri çok kafana takıyordun. Başka gereksiz şeyleri... Hala öyle misin bilemiyorum tabi. Ve en yanlış zamanda, bırakmıştım kendimi sana. Tamamen kaybolmuşken kendi dertlerimin arasında, düşmüştüm göz bebeklerinden içeriye. Ve sen başka birinin derdi için fazla toydun.

Yıllar sonra, kendimi sonunda buldum artık. Şimdi, geçmişimden yanımda taşıdığım enkazla, yeni insanların ellerinde, yıllardır giyilmiş bir kıyafet kadar eskimiş ve pot yapmış bir şekilde, senin kalıntılarını arıyorum, içimde bir yerlerde. Ve her gece, bütün sesler kesildikten sonra, balkonda, keşke bir sigara olsa diye içimden geçirirken, derinlerde bir yerlerden çıkıp, bir sızı bırakıyorsun kalbimde.

Bu bir veda değil. Artık biliyorum. Ne zaman gittiğine inansam, çıkıyorsun tekrar bir yerlerden. Yine gitmiş gibi yapıp, çıkarsın tekrar. Artık biliyorum. Benimlesin. Bir şekilde buralardasın hep. En derinlerimde, keşkelerimdesin. Ve ben öğrendim artık, keşkelerim ve kalbimdeki sızıyla, başkalarının kollarında, gözyaşlarımı içime dökmeyi.

24 Ağustos 2018 Cuma

Bazı Ufak Sıkıntılar

Bugüne kadar yaşadıklarım... Yaptıklarım... Yapamadıklarım... Bütün hatalarım... Acılarım... Sevinçlerim... Sevdiklerim... Nefret ettiklerim... Aşklarım... Aşıklarım... Biraz kibirli bir söylem. Neyse işte hepsi bu an içimdi. Hepsi buraya varmak içindi. Varabilmek içindi aslında.
Geçmiş... Gelecek... Birbirine girmiş iki kavram, benim için. Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Hangi yoldayım? Doğru yolda mıyım? Doğru yol diye bir şey var mı? Ya da yanlış yol diye bir şey var mı?
Hayat bir yolda olmak değil. Hayat sürekli ayrılan yollarda yapılan seçimler. Neleri kaçırdığımız... Neleri elde ettiğimiz... Nelerden vazgeçtiğimiz... Ve en çok da neyi seçtiğimiz...
Karanlığın ortasında, sessizliğin içinde, bir sigaranın kırmızı ışığında küllüğü arıyorum. Her şeyden vazgeçmiş bir adam için hayattaki en önemli şey olabilir küllük. Evin geri kalanının ne kadar kirli olduğunun önemi yok. Aslında temizlikle ilgisi yok. Karanlıkta küllüğü bulup bulamamak önemli olan. Çünkü bok gibi bir hayatın ortasında, her gece ne zaman öleceğimi düşünürken, ufak bir başarıya ihtiyacım var. Ve güzel bir şarkıya. Çünkü gece içilen her sigara bir şarkıyı hak etmiştir. Çünkü gece içilen her sigara aslında başka bir hayalin cenazesidir.
Ve sabah uyanmak... Işık artık boğuyor beni. Güneş doğmadan hemen önce uykuya dalıp, aslında daha çok sızıp, öğleden sonra uyanıp, güneşin doğuyor olmasına küfrederek, gün batımını bekliyorum.
Bazen gördüğüm bazı insanlar, yaşlanmadığımı söylüyor. Sanırım aynı günü bir kaç yıldır yaşadığım için. Başka bazı insanlarsa büyümediğimi söylüyor. Hemen hemen aynı şey sanırım. Henüz anlayacak kadar olgun değilim. Artık bu ne demekse.
Seni de özlüyorum bazen. Gece yıkılan hayallerimin ortasına oturuyorsun. Çektiğimi bir kat daha artırıyorsun. Ya da bin kat. Bir yerden sonra sayamıyorum katları. Ama artıyor. Bir gökdelenin üstüne bir kat daha eklemek gibi. Ya da bin...
Düşünüyorum. Bütün günüm düşünmekle geçiyor. Aslında bütün gecem ama aynı şey işte. Çok düşünüyorum. Ve çok gereksiz şeyleri düşünüyorum. Bir düşünce okyanusunda boğularak, kendi düşüncelerimi kendime kanıtlamaya çalışırken, bir yandan kendi fikirlerime ön yargıyla karşı çıkarak, bir yatağın içinde çoğunlukla ölmeyi bekliyorum. Ve ölüm hiçbir zaman uzak değil aslında.